Ataköy 7-8-9-10 Mah. D-100 Güney Yanyolu Nef 22 E Blok 9. Kat D:145 Bakırköy / İSTANBUL Tel : +905356887527
trende
23.03.2022
267
Siyaset

Siyaset

Siyaset çilerin

Eleştiriye Açık Olması Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararı Çözümleri

Miguel Casstells, İspanya’da Bask Bölgesinin bağımsızlığını savunan bir siyasi parti olan Herri Batasuna’nın listesinden ­seçilmiş bir senatör ve aynı zamanda bir avukattır.

Haftalık “Punto y Hora de Eskalherria” dergisinin 4-11 Haziran 1979 ta­rihli sayısında, “Muafiyet Rezaleti” başlıklı bir makale yayınlamıştır.

Sınırlı bir dağıtımı olduğu bilinen dergideki makalesinde Casstells özetle bölgede faşistler tarafından bir çok insanın öldürüldüğünü ve bunların hiçbirinin failinin bulunamadığını, hangi örgüte mensup olduklarının saptanamadığını ve bu öldürme olaylarının devam edeceğini bildiğini belirtiyor ve faillerin tam bir muafiyete sahip olduğu gibi diğer olaylarda olduğunun aksine polisiyle, mahkemeleriyle ve cezaevleriyle devletin tamamen sessiz durduğuna parmak basmıştır.

ETA üyeleri hemen yakalanıp suçsuz olsalar bile cezalandırıldıkları halde bu ölümlerin faillerinin daha olay öncesinde tam bir hukuki muafiyete alındığını bu faşist örgütlerin arkasında hükümetin olduğunu, hatta polisin suça ortak olduğunu ve bu örgütlere sınırsız maddi ve manevi destek verildiğini belirterek hükümeti suçlamıştır.

Hükümetin Bask bölgesinde yaşayanları öldüren çeteleri fiilen teşvik ettiğini, desteklediğini ve koruduğunu belirtmiştir. Bazı ifadeler, bir bütün olarak Hükümetin faşist çetelerin ardında yer aldığı izlenimini verebilmektedir.

İspanya’daki Aşama 3 Kasım 1981’de Casstells hakkında hükümeti tahkir etmekten ceza davası açılmıştır.

Senato oyçokluğu ile Casstells’in yasama dokunulmazlığını kaldırmıştır.

Hatta mahkemece tutuklanmış ancak suçun bir tehlike meydana getirmemesi ve statüsü nedeniyle kefaletle serbest bırakılmıştır.

Hatta sorgu sırasında işbirliği içinde olduğu ve tahkirden çok siyasi bir açıklama yapmayı amaçladığı da belirtilmiştir.

Casstells’in avukatları Yüksek Mahkemenin beş üyesinden dördünü siyasi inanç ve önceki siyasi rejimde işgal ettikleri konumları nedeniyle reddetmişler ancak Anayasa Mahkemesi defalarca yapılan bu itirazı esastan reddetmiştir.

Davada Casstells’in avukatları esas mütalaalarında makalenin gerçek bilgilere dayandığını, kamuoyunun görüşlerini yansıttığını ifade etmişler ayrıca bu bilgilerin gerçekliğini kanıtlamak için delil sunmayı teklif etmişlerdir.

Herkesin bilgisi dahilinde olan olayları yazmanın tahkir kabul edilemeyeceğini savunmuşlardır.

Yüksek Mahkeme bu delillerin çoğunu yayılan haberlerin gerçekliğini göstermek amacını taşıdığı gerekçesiyle reddetmiştir.

Devlet kurumlarına yöneltilmiş tahkir bakımından ispat hakkı doktrinde tartışmalıyken, Ceza Kanununda yapılan reformlar sonucu kurumlar ispat hakkı dışında tutulmuş ve sadece kamu görevlilerine hakaret bakımından bu hak tanınmıştır.

Yüksek Mahkeme yapılan yargılama sonunda Casstells’i hükümeti hafif tahkir suçundan bir yıl hapis cezasına ve aynı süreyle kamu hizmetleri ile meslek icrasından mahrumiyetine ve yargılama giderine mahkum etmiştir.

Mahkeme suçun objektif unsuru bakımından makalede kullanılan ifadelerin hükümetin şerefine zarar verecek kadar ağır olduğunu, sübjektif unsuru bakımından ise sanığın bir senatör olarak Meclis İçtüzüğünde gösterilen bir çok ifade yoluna sahipken bu yolları kullanmadığını yani seçmen adına hareket etmediğini belirtmiştir. Savunmanın İkinci argümanı olan makalenin siyasi eleştiri (animus criticandi) amacı taşıması, makalenin hakaret kastını (animus injuriandi) ortadan kaldır­mamış, ancak tahkir ağırlığını hafifletmiştir.

İncelenen bu olayda, siyasi eleştiri amacıyla yapılan tahkir eleştirinin makul (permissible) sınırlarını aşmış ve Hü­kümetin şahsiyetine tecavüz etmiştir.

Bu nedenle ceza Kanunun 161. maddesi yerine, Hükümete karşı daha hafif bir tahkir suçunu öngören 162. maddesinin uygulanması yerinde olur.

Anayasal bir hak olan ifade özgürlüğü, özellikle şe­ref ve özel yaşam hakkı ve isminin kullanılmasını denetleme hakkı ile sınırlıdır.

Ayrıca tahkirin basında çıkan bir makale yoluyla meydana gelmesi, bunun da­ha karmaşık bir düşünsel sürecin ve onu daha açık ve kesin yapan bir uslam­lamanın sonucu olduğunu göstermektedir.

Yüksek Mahkeme son olarak, ispat hakkının kabul edilebilirliği ile ilgili 19 Mayıs 1992 tarihli kararını teyit etmiştir. Başvurucu Yüksek Mahkeme’de, Anayasanın 14, 20, 23 ve 24. maddelerine dayanarak, karar aleyhinde temyizde bulunacağını (ampora) belirtmiş, 22 Kasım 1983’de kararı temyiz etmiştir.

Davanın koşullarını dikkate alan Yüksek Mahkeme, 6 Kasım 1983’de, hapis cezasının yerine getirilmesinin iki yıl süreyle ertelemesine, fakat yar­dımcı cezaların uygulanmasına karar vermiştir.

Ne var ki yardımcı cezaların yerine getirilmesi de Anayasa Mahkemesinin 22 Şubat 1984 tarihli kararıyla ertelenmiştir. Casstells, 22 Kasım 1983 tarihli Anayasa Mahkemesi’ne temyiz başvurusunda, Yüksek Mahke­me’nin verdiği kararın daha yüksek bir mahkeme tarafından incelenemedi­ğinden ve yargılamanın uzunluğundan şikayet etmiştir.

Casstells ayrıca, Yüksek Mahkeme’nin delil gösterme talebini reddetmekle, masumluk karinesi ilkesini ihlal ettiğini ileri sürmüştür.

Casstells, acil olarak ve detaylı bir biçimde toplumun dikkatini çektiği için yeteri kadar önemli ve doğru ifadede bulunan bir kimseyi, bu olayda ise bir senatörü, ifadesinin doğruluğunu kanıtlama olanağı vermeden mahkum et­menin, adaletin temel kurallarına aykırı olduğunu belirtmiştir.

Casstells bunlara ilave olarak, başka kişilerin her hangi bir güçlükle karşılaş­madan benzer makaleleri yayınladıklarından, tek başına veya ifade özgürlüğü ile birlikte ele alındığında, hukuk önünde eşitlik ilkesinin de ihlal edildiğini iddia etmiştir.

Casstells ayrıca, senatör sıfatıyla kendisine uygulanabilen Anayasanın 23. maddesinde ilişkin bulunduğunu ileri sürdüğü siyasi eleştiri hak­kının da ihlal edildiğinden yakınmıştır.

Casstells’e göre kamu işlerine katılma hakkını güvence altına alan bu hüküm, kendisine her hangi bir organ veya kullanabileceği başka bir araç vasıtasıyla, parlamenterlik görevi olan denetim yapma hakkı vermiştir.

Başvurucu, şikayetini özetlerken bir kez de Anayasanın 20. maddesine da­yanmıştır. Savcı 22 Mart 1984 tarihli mütalaasında, Anayasanın 14. maddesinin hukuk dışında değil hukuk önünde eşitliği güvence altına aldığını not etmiştir.

Anayasanın 23. maddesine dayanan şikayet, bir önceki şikayeti aşmakta ve yanlış bir yoruma dayanmaktadır. Tabii ki bir Parlamentonun üyesi, görevini sadece mecliste değil, dokunulmazlığa sahip olmadan dışarıda da sürdürebilir.

Hükü­metin tasarruflarını her hangi bir vatandaş gibi eleştirirken, ifade özgürlüğünün Anayasa tarafından belirlenmiş sınırları olduğunu unutmamalıdır.

Casstells 21 Mayıs 1984 tarihli dilekçesinde, ifadelerinin doğruluğunu kanıtlama talebini yinelemiştir.

Çünkü Casstells’e göre “itiraz konusu mahkeme kararının, Anayasanın 20. maddesinde düzenlenen ‘yayın araçları yoluyla doğru bilgi elde etme ve iletme’ hakkını ihlal ettiği” ortaya çıkmıştır.

Casstells bu hakkı, Anayasa.Mahkemesi’nin 20 Temmuz 1984’te ispat teklifini reddetmesine karşı yaptığı başvuruda (recurso de suplica) ve 21 Şubat1985 tarihli mütalaasında da belirtmiştir.

Anayasa Mahkemesi 10 Nisan 1985’te bu başvuruyu reddetmiştir.

Mahkeme, kararının “hukuki durum” kısmının ‘”ikinci paragrafında başvurucunun şikayetlerini özetlerken, savcının yaptığı gibi Anayasanın 20. maddesinden söz etmeden şikayetleri, yani 14. maddede düzenlenen hukuk önünde eşitlik hakkının ihlal edildiği iddiasını, itiraz konusu kararın bir senatörün inceleme, araştırma ve eleştirme yetkilerini kısıtladığını göz önünde bulun­durarak 23. madde ile birlikte ele almıştır.

Mahkeme kararın altıncı paragrafında, parlamenter ayrıcalıkların dar yorumlanması gerektiğini; aksi takdirde başkalarının haklarını ihlal etmek için bir araç haline gelebileceğini; siyasetçi sıfatıyla olsa bile, bu ayrıcalığa sahip olanların sade bir vatandaş gibi hareket ettikleri zaman ayrıcalıklarının sona e­receğini ifade etmiştir.

Mahkeme 9 ve 10. paragraflarda asıl sorunu, yani savunma yaparken ilgili de­lillere dayanma hakkını ve ayrıca tartışma konusu suç türü bakımından gerçe­ği ispat talebini ele almıştır.

Mahkeme bu bağlamda şunları not etmiştir: “Gösterilmek istenen delilin ilgili olup olmadığını değerlendirebil­mek için, bu delil ile tarafların iddialarına dayanılarak daha önce belirlenmiş dava konusu arasında bir bağlantı kurmak gerekir.

Olaylar aşikar veya herkesin bilgisi dahilinde ol­duğu durumlar hariç, mahkeme davanın esası hakkında önceden hüküm vermemek için, bu konuda kısmen de olsa müdahalede bulun­mamalıdır…

Mahkemelerin böyle bir ön değerlendirmeden kaçın­maları tercih edilir; ancak bu ön değerlendirme, diğer savunma hak­larına saygı duyulmasını öngören anayasal hakları kendiliğinden ihlal etmez.

Bu davada da mahkeme delillerin ilgisini değerlendirirken gerçeği ispat savunması üzerinde görüşünü belirtmemesi gerektiği halde, bu aykırılık bu nedenle, özellikle tek dereceli bir muhakeme­de, sadece maddi bir hakkı ihlal etmesi halinde ilgili delilleri kullan­ma hakkını ihlal eder…”

Ceza Kanununun 161. maddesi ifade özgürlüğünü sınırladığı için akademisyenler arasında tartışmaya yol açmıştır.

Her halükarda bu madde, ifade öz­gürlüğünü güvence altına alan Anayasanın 20. maddesi ile birlikte okunma­lıdır.

Bu bağlamda ceza mevzuatının, tartışma konusu özgürlüğün gerçek i­çeriğini koruması koşuluyla, temel hakların kullanılması düzenlemesinde uygun bir araç olduğu kabul edilmiştir.

Haber ve düşünce özgürlüklerinin sınırları, demokratik kurumların itibarını azaltma girişimleriyle tehlikeye sokulabilecek Devlet güvenliği alanına taşamaz.

Sonuç olarak, bu alanda gerçeği ispat talebinin kabul edilip edilmemesi yasanın yorumlanması sorunudur ve Ceza Kanununun 161. maddesinin bu davada uygulanması, münhasıran Yüksek Mahkeme’nin yetkisine giren bir konudur.

Yüksek Mahkeme 1 Nisan 1986’da, hapis cezasının tamamen çekildiği­ne karar vermiştir.

Mahkumiyete ilişkin siciller Ceza Kanunun 118. maddesine göre daha sonra kaldırılmıştır. Bu nedenle, yeni bir ceza soruşturmasıyla bağlantılı olarak bir mahkeme ya da yargıç tarafından istenmedikçe, başvu­rucunun ceza sicili incelenemez.

Ziyaretçi Yorumları - 2 Yorum
  1. Gülseren Çınar dedi ki:

    Merhaba somut norm denetimi başvurularında ret karar süresi her tür davalarda aynı mıdır ? Bu konu ile ilgili makale paylaşırsanız memnun olurum iyi çalışmalar…

    1. alpserhukuk dedi ki:

      somut norm denetimi için süre sınırlandırılması yoktur. Mahkemede dava açılması yeterlidir. Mahkeme hakimi veya taraflardan biri olaya uygulanacak yasanın veya Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Hükümlerini Anayasaya aykırı görürse ve bu başvuru ciddi bulunur ise bu konuda verilecek karara kadar dava geri bırakılarak iş Anayasa Mahkemesi’ne getirilir. Anayasa Mahkemesi, işin kendisine noksansız olarak gelişinden başlamak üzere beş ay içinde kararını verir ve açıklar. Bu süre içinde karar verilmezse ilgili mahkeme davayı yürürlükteki hükümlere göre sonuçlandırır. Ancak, Anayasa Mahkemesinin kararı, esas hakkındaki karar kesinleşinceye kadar gelirse mahkeme buna uymak zorundadır. Her türlü davada bu yasa aynıdır. Bu başvuru Anayasal bir taleptir.

Bir Yorum Yazın

Hemen Ara